Page 522 - Kuran Yolu Meal bildinmi bildinmi.com
P. 522

3 / ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ · 18 – 20



                 vardır: Hz. Îsâ’nın havârilerinin cevabının “Şahit ol ki bizler müslüman-
                 larız” (Âl-i İmrân 3/52) şeklinde ifade edilmesi, Hz. İbrâhim hakkında “O
                 hanîf bir müslümandı” (Âl-i İmrân 3/67) buyurulması, yine “O size daha
                 önce de bunda da ‘müslümanlar’ adını verdi” (Hac 22/78) şeklinde genel
                 bir nitelendirilmeye yer verilmesi bunlara örnektir. Karşı görüş sahiple-
                 rine göre ise bu tür nitelendirmeler peygamberlerle alâkalıdır.
                   Kanaatimize göre Kur’an-ı Kerîm dışındaki ilâhî kitaplarda o kitaba
                 tâbi olacaklar için bir din adı konmadığı, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi
                 isimlendirmelerin daha sonra ortaya çıktığı ve bunların o peygamberin
                 tâbilerine sonradan verilen adlar olduğu dikkate alınırsa “Doğrusu Allah
                 katında din İslâm’dır” ifadesinin anlamı daha iyi anlaşılır. Her ne kadar
                 Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği dinin kendine özgü hükümleri varsa da,
                 Kur’an’da bu kitabın önceki peygamberlerin getirdiklerini onaylama
                 özelliği üzerinde ısrarla durulması, onların bildirdiklerinin de temelde
                 İslâm dairesi içinde olduğunu, ancak ilâhî hikmet gereği bu öğretilerin
                 en mükemmel şekline Hz. Muhammed’in gönderilmesi ile ulaşıldığını
                 (bk. Mâide 5/3) gösterir. Şu halde yüce Allah’ın hoşnutluğunu elde etme-
                 nin yegâne yolu O’nun bildirdiklerine bütünüyle inanmaktır. Buna göre
                 olgudan hareketle ve belirli kesimleri ifade için başka din isimlerinden
                 söz edilebilirse de, nihaî hedef gerçeği arayanların Allah Teâlâ’nın razı
                 olduğu çerçevede buluşmalarıdır ve ilâhî bildirimler için geçerli olan bu
                 sürecin insanlığın aklına ve vicdanına yansıması kaçınılmazdır. İslâm
                 bilginleri bu anlayışı “ümmet-i icâbet” ve “ümmet-i dâvet” şeklinde kav-
                 ramlaştırmışlardır; bunlardan birincisi Hz. Muhammed’in bildirdikle-
                 rine bilfiil ve açık biçimde tâbi olma iradesini ortaya koyanları, ikincisi
                 ise henüz bu düzeyde olmayan fakat işaret edilen yansıma süreci içinde
                 bulunan potansiyel kitleyi ifade etmektedir. Bu itibarla “Mûsevîlik” ve
                 “Îsevîlik” gibi isimlendirmelere kıyasla bazı Batılı yazarların İslâmiyet’i
                 “Muhammedîlik” şeklinde sınırlayıcı bir adla anmaları isabetli değildir;
                 zira bu hem gerçeği yansıtmaktan uzaktır, hem de sözü edilen iletişimi ve
                 kaynaşmayı önleyici niteliktedir.
                   Âyeti nihaî hedef açısından bu şekilde anlamak, nerede ve ne zaman
                 yaşamış olursa olsun Allah’a şirk koşmaktan uzak durabilmiş ve davra-
                 nışlarına bu inanca uygun biçimde yön verebilmiş herkesin Kur’an’ın
                 telakkisine göre “müslüman” olarak nitelenmesi gerektiği teziyle (bk.



          524
   517   518   519   520   521   522   523   524   525   526   527