Page 469 - Kuran Yolu Meal bildinmi bildinmi.com
P. 469
3 / ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ · 3 – 4
muktedir olduğu belirtilirken gerçek anlamda affa kadir olduğu ve affın
da ancak bu durumda mânidar olacağı ifade edilmiş olmaktadır. Zira âciz-
likle affın birbiriyle bağdaşması mümkün değildir. Af ancak cezalandır-
maya gücü yeten tarafından sâdır olması halinde bir değer taşır. Bir başka
anlatımla âciz bir kişinin “affettim” demesinin bir sonucu olmadığı gibi
böyle bir beyanın gülünç olacağı da ortadadır.
Elmalılı Muhammed Hamdi, af ile cezalandırma kudreti arasındaki bu
fikrî bağdan hareketle ve sûrenin ana temasının inkârcılığın ve özellikle
hıristiyan akaidindeki tutarsızlıkların mahkûm edilmesi olduğunu dik-
kate alarak, âyet-i kerîmedeki bir inceliğe özetle şöyle işaret eder: Allah
Teâlâ hayır ve şerrin bütün ilkelerine hâkim, hayır ve hidayeti rahmetiyle
himaye, şer ve hıyaneti de izzet ve intikamıyla izâle eden hay ve kayyûm
olduğundan dolayıdır ki her hakkın hâmisi, her türlü hayır beklenti-
si açısından ümit kapısı gerçek mâbuddur. Mâbudu Allah olanlar, O’na
inanıp teslim olanlar da yücelmeye lâyıktırlar. Buna karşılık mâbudla-
rı zelil olanların kendileri de zelil olurlar. Ne üzücüdür ki bazı kimseler
bilgisizlikleri sebebiyle veya şirkin yenik düşmesini istemedikleri için
“Biz şerre karşı intikama kadir mâbud istemeyiz” diyerek mâbudlarını
âciz ve zelil, harimi ismetine tecavüz edilebilir, haklarını savunamaz, şer-
ri engelleyemediği için herkesin kendi isteğine göre sevebileceği, bazı
sıkıntılı zamanlarda okşanıp âcizlikten kaynaklanan güzelliğinden teselli
ilhamı alınan bir bebek veya bir zavallı sevgili şeklinde görmek isterler.
Putperestlerin fetişlerine bakışları böyle olduğu gibi hıristiyanların tanrı
anlayışları da bu çizgidedir. Zira hıristiyanlar Hz. Îsâ’yı böyle bir bebek,
annesi Hz. Meryem’i böyle bir mahbûbe olarak telakki ederler; yüce Allah’ı
da hayatta olduğu sürece yarattığı insanları babaları Âdem’den kalan aslî
günahtan kurtarmaya çare bulamamış ve nihayet oğlunda tecessüd ederek
(Îsâ kılığına girerek) kendini ve oğlunu kâfirlere kurban ettirmiş, bunun
karşılığında kendine tapanları kurtarmış, çaresizlik karşısında çözümü
oğluyla kendini feda ve yok etmekte bulmuş, “var yok”, “yok var”, ihtiyar
bir baba olarak tasavvur ederler.
Önce insanlar için günah ve mâsiyeti fıtrî bir zorunluluk sayıp onu
mutlaka işlemeye karar vermek, sonra günahın neticede affı mümkün
olmayan ceza ve felâketi gerektirdiğini itiraf etmek, daha sonra bu ceza
ve felâketten kurtulmak için yegâne çare olarak ona ceza verebilecek
471

